Yeşil Gazete: Cem Özdemir'le söyleşi
Gazetemiz yazarı Sevgi Mutlu Alman yeşillerinin önemli isimlerinden Cem Özdemir’le Avrupa Birliği ve Türkiye üzerine bir söyleşi yaptı. 1 Mayıs’tan, 301′e, vakıflar yasasından, kapatma davalarına kadar çeşitli konulardaki görüşlerini açıklayan Cem Özdemir bir yandan da Türkiye’nin gündeminin çok sık değişmesinden yakındı.
SM: Genel olarak son kabul edilen 2008 Türkiye Gelişme Raporunu nasıl değerlendiriyorsun?
CÖ: Rapor Türkiye’deki son gelişmelerden etkilendi. En son 1 Mayıstaki üzücü uygulamalardan olan ve eski Türkiye’yi andıran cop görüntüleri bu rapora girdi. Başbakanın uç bebek yapın açıklaması da girdi. 301′deki değişiklik yeterli olarak görülmese de olumlu bir gelişme olarak girdi. Yine vakıflar yasasının değişmesi olumlu olarak girdi, ancak herkes bunun da yetersiz olduğu konusunda hemfikir.
Dolayısıyla özet olarak bu raporun kabul edilmesi Avrupa Parlamentosunun müzakerelere tam hız devam demesi olarak ta değerlendirilebilir. Ancak Türkiye’nin hala yapması gereken daha pek çok değişiklik var ve ne yazık ki bu konuda da çok ciddi bir siyasi irade yok. Bu raporda ayrıca parti yasağı ile ilgili kaygılara da yer verildi. Bu da ne yazık ki Türkiye’de çok fazla iç politik malzeme yapılmakta.
Burada söylenen şey aslında Türkiye’de algılandığı gibi yargıya müdahale değil, tam tersine bütün Avrupa anayasalarında olduğu gibi Venedik Anlaşması uyarınca parti yasaklama en zor olan uygulamalardan birsi olması gerektiğidir. Türkiye anayasasında bu ne yazık ki böyle değil, biz dost olarak sadece sunu tavsiye ediyoruz. Dolayısıyla bunun, anayasanızı Avrupa standartlarına yakınlaştırın, seklindeki tavsiye kararı olarak algılanması gerekir.
SM: Türkiye basınına baktığımız zaman gerek laik kesim gerekse AKP tarafları medya kurumları rapordan memnun. Özellikle türban ve laiklikle ilgili kaygıların dile getirilmesi bazı kesimleri rahatlattı. Bu kaygıların geçmiş raporlarda on plana çıkmamasının nedenleri nedir?
CÖ: Aslında daha önce de vardı. Simdi bu mahalle baskısı ve CHP’nin dile getirdiği İslam ile ilgili kaygıların çok daha fazlası hatta islamofobi boyutunda burada da duyuluyor. Yalnız bu kaygıları dile getirenlerin tümü vakıflar yasasına karşı. Bu yasaya karşı olmakla dinler arası sınırlama yapıyorlar bu da bizim asla anlayamadığımız bir şey. İste laiklik kaygıları taşıyan bir kesim Hıristiyan ve Musevi vakıfların Müslüman vakıflardan farklı muamele görmesini nasıl iter? Bu demokrasiye ve medeni anlayışa tamamen ters bir tutum.
Dolayısıyla CHP’nin burada fazla sesinin duyulmamasının nedeni biraz da bu gibi konularda çok tutucu ve tutarsız davranması. Aslında bizim yaşam tarzımıza baktığın zaman CHP’ye daha yakınız. Fakat uygulamaya baktığımızda AKP demokratikleşme, kadın hakları ve diğer konularda Avrupa’ya daha yakın bir tutum sergilemekte. Bu ilginç bir çelişki aslında, CHP kendi çelişkileri ile bizi yalnız bırakıyor. Sonra da siz AKP’yi neden destekliyorsunuz diyorlar.
SM: Raporun içeriğine baktığımız zaman yer alan sivil anayasa. Ergenekon gibi başlıklar artik Türkiye gündeminde değil. Aslında sivil anayasa siyasi krizin başlangıcı olan türban anayasasından önce de gündemden düşmüştü. Hatta AKP türban konusu ile ilgili ceza kanunda yapacağı düzenlemeyi anayasa düzeyinde daha bütüncül bir düzenleme seklinde de getirebilirdi. Oysa herkesin tepkisini çeken ve sadece türbana odaklanan bir değişikliği nasıl değerlendiriyorsun?
CÖ: Evet MHP’nin tuzağına düştüler. Sivil Anayasa projesi de yapboz tahtasına dönüştürüldü. Önce sayın başbakan çıkıyor sivil anayasa projesini açıklıyor önemli isimlerin yer aldığı bir komisyon oluşturuluyor. Sonra da birden bire MHP ittifakı ile türban sorununu çözeceklerini açıklıyorlar. Aslında hiç bir şey çözülmedi Türkiye’deki hassasiyetler ortada yangına kürekle gidiyorlar. Keşke AKP ilk seçildiğindeki tutumunu devam ettirebilseydi madem türban yasasını haklar bazında yer alıyorlardı 301′le birlikte ele alsalardı hatta anayasa düzeyinde daha kapsamlı bir değişiklik yapsalardı hiç kimse kolay kolay bir şey diyemezdi hatta benim görüşüm türban konusunda kaygıları olan laik kesimin bu endişelerini giderecek maddeler de ekleyebilirlerdi.
SM: Sivil anayasanın temelini oluşturan toplumsal mutabakat sağlayabilirlerdi.
CÖ: Bunu yapamamaları sadece AKP’nin sorumluğu değil bence. Bunda CHP’nin, medyanın da payı var. Türkiye’de her alanda bir kamplaşma yaşanıyor, siyaset bile takım tutar gibi yapılmakta. Bu da Türkiye’ye çok zarar veriyor tabii ki. Türkiye hak ettiği başarıları yakalamasında geciktiriliyor. Örneğin Türkiye İsrail Suriye müzakerelerinde önemli bir rol oynadı biz Türkiye’yi böyle uluslararası önemli bir aktör olarak görmek istiyoruz. Biz Türkiye’yi daha ileride görüyoruz ama ne yazık ki Türkiye kendisini çok daha gerilere götürmekte.
SM: Keşke dediğin gibi Türkiye’de siyaset takım tutar gibi olsa da kurallarına göre oynanabilse. Türban krizinden hemen sonra Ergenekon patlak verdi, sen bu bağlantı konusunda ne düşünüyorsun?
CÖ: Aslında biz Türkiye gündemini takip etmekte zorlanıyoruz biz bu röportajı yaparken Türkiye’de kim bilir daha ne gelişmeler yaşanmakta. Aslında sorun da bu Türkiye siyaseti daha rayına oturamadı tam her şey yolunda gidip gelişmeler sağlanıyorken birisi çıkıp Türkiye’nin dizine kursun sıkıyor. Bu durumda ben en çok Türkiye’nin diplomatlarına üzülüyorum, en zor şey her halde bu koşullarda konsolos büyükelçisi olmak kime ne anlatacaksınız, kendinizin anlayamadığı yorumlayamadığı şeyleri yabancılara anlatmak…
Türkiye’deki din devlet ilişkisine gelince bugün artik 1930′lu yıllardaki gibi yorumlanamaz. Artık çağdaşlaştırılması modern dünyayı yakalaması gerek. Din devlet ilişkilerinde çağdaş bir okuma gerekiyor. Aslında türban kaygısı taşıyan ve bunu talep eden her iki kesimi de memnun edecek bir uygulama getirilebilir bu imkânsız bir şey değil aslında. Yeter ki iyi niye olsun. Kürt meselesi için de ayni şey geçerli, çözülemeyecek konular değil ama ne yazık ki Türkiye’de iyi niyet ve siyasi irade eksikliği var. Herkes demokrasiyi kendisi için istiyor. Ne yazık ki Ak Parti de türbanla birlikte bu tuzağa düştü.
SM: Rapora geri dönecek olursak. 1 Mayıs ın da rapora girmesi üzerine bir soru sormak itiyorum. Simdi ayni şey türban konusunda da oldu gerginlik oluşmadan Avrupa kurumları olaya hiç müdahil olmadı. Hep gerginlik ortamı oluşuktan sonra açıklamalar geldi ve ister istemez her defasında taraf olarak algılandı. Bu sonuçlar oluşmadan Avrupa kurumlarından hiç ses çıkmaması stratejik bir karar mı?
CÖ: Ben toplatırlarımda yabancılara: Türkiye değişiyor Türkiye’de artık sistematik işkence yok ve çağdaş seküler bir devlet oldu diyorum. İnsanlar televizyonlarını açıyor ve orada coplanan insanları izliyorlar. Sanki polis devletiymişçesine insan hakları ihlalleri kameralara yansıyor. İnsanlar tabii ister istemez kameralar önünde islenen bu insan hakları ihlallerinin kameralar olamadan nasıl olduğu sorusunu soruyorlar. Dolayısıyla ben kendi seçmenlerimin önünde yalancı konuma düşüyorum. Diyorlar ki senin bize anlattığın Türkiye ile gördüğümüz Türkiye arasında dağlar kadar fark var sen bize masal anlatıyorsun.
Öncesinde yaptığımız görüşmelerde Türkiye’den arkadaşlar, bu eylemlerdeki uygulamaları değiştirdik değiştiriyoruz diyorlardı. Yeni polisler artık farklı yetiştiriliyor polis okullarında artik insan hakları dersleri işlenmekte deniyor. Biz de inanmak istiyoruz tabii, zaten aradaki bu güven ortamı olmasa müzakerelerin anlamı kalmaz. Özet olarak ayni değerleri paylaştığımızı düşünüyorum en temelinde insan haklarına dayalı insancıl politika yapılan bir ülke olarak Türkiye’yi görmek istiyoruz. Çünkü biz Kuzey Kore’den Suudi Arabistan’dan söz etmiyoruz. Türkiye’yi batı medeniyetlerinin bir parçası olarak görmek istiyoruz, zaten Türkiye’nin kuruluşundan bu yana önüne koyduğu hedefler bu doğrultudaydı.
Dolayısıyla Türkiye’den söz ederken bizim ölçülerimiz Avrupa ülkeleri, biz Türkiye’yi Kuzey Kore gibi ölçmüyoruz biz Türkiye’yi Almanya, Fransa ve İngiltere gibi ölçüyoruz. Sonra bu ölçülere göre değerlendirme yapılınca iç işlerine müdahale gibi algılanıyor. Aslında Türkiye’de ayni şeyi yapıyor, siz de Almanya’ya geliyorsunuz, sorunlarla ilgili görüşlerinizi açıklıyorsunuz. Başbakan Erdoğan Köln’de yirmi bin Türk vatandaşının önünde bir konuşma yapıyor yer yerinden oynuyor. Düşünün ki Almanya’dan bir siyasetçi gelip Türkiye’de ayni konuşmayı yapacak, hemen birileri tarafından aforoz edilir. Bu anlamda bana Türkiye biraz çifte standartlı gibi geliyor.
SM: Tam tersine Türkiye’de de AB’nin Türkiye’ye çifte standart uyguladığına dair yaygın bir kanı var.
SM: Bu belirsizlik ortamında AKP kapatılırsa bu Türkiye AB ilişkilerine nasıl yansır sence?
CÖ: Hoş olmaz tabii, simdi DTP de kapatılırsa, yine doğuda verilen oylardan yüzde 90′ni geçersiz olacak. Bu insanları bir nevi dağa davet etmek demek, siyasetin önü tıkanıyor. Türkiye açısından iyi olmayacak, CHP’den bile bazı arkadaşlar bu konuda aynı kaygıları benimle paylaşıyorlar. Simdi AKP’nin iyi mi kötü mü olduğunu bir kenara bırakalım, şüphesiz AKP’nin eleştirilecek çok tarafı var ama ne olursa olsun Türkiye’nin seçmeni tarafından seçilmiş bir parti. Eğer AKP ile ilgili bizi rahatsız eden bir şey varsa, bunu parlamenter demokrasinin gereği oy sandıklarında ve mecliste çözmek gerekiyor. Başka yollarla bunu çözmeye çalışmak Türkiye’ye çok zarar verecektir. Bunun sonuçlarının neler olacağını kestirmek zor tabii. Biz sonuna kadar Türkiye ile devam eden müzakerelerin devamının sağlanması için mücadele vereceğiz. Çünkü şunu biliyoruz ki müzakere baslığı askıya alındığı zaman bunun tekrar başlatılması oldukça zor. Burada da Sarkoziler bunu beklemekte. Aslında bu anlamda gizli bir paslaşma var gibi geliyor. Burada Sarkoziler Türk düşmanlığını körüklüyor, Türkiye’de de Türk milliyetçiliği adına hareket edenler Türkiye’ye en çok zararı veriyorlar. Sanki Sarkozinin Türkiye’deki gizli ajanları olarak hareket ediyorlar.
Aslında akıl alamaz bir durum Türkiye ekonomisiyle tüm diğer alanlardaki gelişmeleri ile son dönemde bayağı gelişme gösterdi. Bakıyorsunuz dış yatırımlar artmakta, buda bir sakilde Türkiye’ye bu konuda verilen önemi göstermekte. Türkiye’nin dış politikadaki rolü, Türkiye Ortadoğu’da Uzak Doğu’da baş müzakereci haline geliyor. Tarafları bir araya getirebilecek güce sahip. Sonra ana enerji hatlarının Türkiye’den geçmesi. Bakıyorsunuz Frankfurt kitap fuarında bu sene Türkiye ortak ülke. 2010 senesinde İstanbul Avrupa Kültür Başkenti olacak. Bu güzel gelişmeler ile ilgili örnekler saymakla bitmez. Ancak bunları sanki birileri tersine çevirmeye çalışıyor, dünya bizi sevmesin zaten her kes bize düşman, böyle öğrendik biz atalarımızdan Türkün Türk’ten başka dostu yok bu böyle kalsın. Türkiye’de birileri sevgiden korkuyor her halde diye düşünüyorum
SM: Farklı bir soru ile röportajı bitirmek istiyorum. Şimdi Joost Lagendijk özellikle son politik gelişmelerle ilgili Türkiye basının hep gündeminde yer almakta. Ancak hiç bir zaman ismi yeşiller kimliği ile anılmamakta. İsminin yeşiller kimliğinin önüne geçmesini ben kendi adıma biraz tehlikeli buluyorum sen bu konuda ne düşünüyorsun?
CÖ: Simdi öncelikle bu onun elinde mi bunu sormak gerek, Karma Parlamento Komisyonu başkanı olmak, önemli bir kimlik. Dolayısıyla bu sıfatla da konuşmak zorunda oluyor. Ben Türkiye’ye her gittiğimde bunu özellikle vurgulamaya çalışıyorum. Zaten Yeşil bir politikacı olarak ister istemez çevre konularına daha duyarlı oluyorsun. Türkiye’nin de çevre konusunda çok fazla sorunu olduğu için onları da her fırsatta islemeye çalışıyorum. Ben hem Başbakan Erdoğan hem de basınla bir araya geldiğimde bir şekilde cevre konusunu gündeme getiriyorum. Hiç olmazsa Hasankeyf’le ilgili Türkiye Doğa Derneği ile birlikte bir kartpostal yaptık. Hasankeyf’in şu andaki hali ve baraj kurulduktan sonraki hali ile ilgili, ben bu kartpostalı her fırsatta hediye ederim. Biz Yeşillerin de misyonunun bu olduğuna inanıyorum. Yeşillerin diğer siyasi konularla birlikte bu cevre konularını da mutlaka gündemde tutması gerektiğine inanıyorum.
SM: Diğer röportajımızın konusu da Türkiye’nin çevre politikaları olacak gibi gözüküyor zaman ayırdığın için çok teşekkürler, diğer röportajda görüşmek üzere…
Kaynak: Yeşil Gazete, 16.06.2008










