Erdoğan ne yapmalı?
Bu günlerde Türkiye de olduğu gibi Avrupa da; "Erdoğan ne yapacak?" sorusunu tartışıyor. AKP’yi kapatma ile karşı karşıya bırakan, Türkiye’yi sadece iç politik açıdan değil, aynı zamanda uluslararası ilişkilerinde de etkileyen politik kriz şimdilik aşılmış görünse de, şüphesiz derin izler bıraktı.
Erdoğan hükümeti ve iktidar partisi AKP hiç bir şey olmamış gibi yoluna devam edemez. Etmek istemediği de son haftalarda süren tartışmalardan anlaşılıyor. Bu yüzden Erdoğan ne yapacak sorusu AB ülkelerinde de basında yorumlanmakta olduğu gibi, politikacılarda yakından ilgilendiriyor. Okuduğumuz analizlerin birbirine zıt iki alternatifi, yani olası yeni bir reform süreci ve AB perspektifi veya tutucu "devletle uyum" politikasını tartışması Türkiye de ve AKP de kafaların pek berrak olmadığını gösteriyor. Biz bu yazımızla bu tartışmaya şüphesiz dar bir açıdan, Brüksel'den ışık tutmaya çalışacağız.
Önce soruna, yani Türkiye'nin Cumhurbaşkanı seçimleri ile girdiği ve bir yıldır süren politik "krize" ışık tutarak ve bu krize teşhis koymaya çalışarak başlayalım. Bütün veriler Türkiye de bir yıldır yaşanan krizin toplumsal politik bir kriz olmadığını gösteriyor. İktidar partisi AKP’nin kiriz sürecinde girdiği erken seçimlerden güçlenerek çıkmış olması, "Başörtüsü" sorununu hedef alan Anayasa değişikliğine karşı geçen yılla benzer elle tutulur toplumsal bir direncin yaşanmamış olması, krizin toplumsal değil "kurumlar" çelişkisi olduğunu gösteriyor. Buna rağmen iki konuda bu kurumsal krizin toplumsal etkisi veya tabanı olduğunu görmemek mümkün değil. Azınlıkta olsa, Türkiye de küçümsenmeyecek bir kesim toplumda laik düzenin tehdit altında olduğunu ve dine dayalı baskıcı bir düzenin gelebileceğini düşünüyor. Bu gerçeği görmemek mümkün değil. İkinci AKP’nin acil tedbir alması gereken konu ise, bazı belediyelerin "Kocanın kadını gerekirse dövebileceği" gibi ortaçağ öğütleri içeren "Aile politikaları" savunması, "Alkol meselesinin", bir sağlık sorunu değil "inanç" meselesi olarak ideolojik tartışılması, yaşanan krizin su yüzüne çıkan görüntülerini oluşturuyor. Bu konuda tedbir almak gerektiğini her halde AKP görmüş olmalıdır, yerel seçimlerin yaklaştığı bu günlerde.
Avrupa’dan baktığımıza Türkiye de politik krizin daha geriye 2005 yılına kadar gittiğini görüyoruz. Nedense AKP hükümeti AB ile müzakerelerin başlamasından sonra sadece reform sürecini askıya almak la kalmadı. Türkiye de ilginç ve toplumsal bir koalisyon oluşturan, AKP ye sol - liberal desteği de sağlayan politika yerini, tutucu, derin devlet reflekslerini öne çıkaran bir süreç yaşandı. Boğaziçi Üniversitesinde planlanan "Ermeni Konferansı" ile ilgili yaşananlar, 301’inci madde konusunda hükümetin tavrı, Adalet bakanının Orhan Pamuk’tan özür dilemesini istemesi gibi, yaklaşımlar, AKP politikası üzerine soru işaretleri doğurdu. Biz Türkiye de yaşanan politik krizin AKP’nin 2005 sonrası, reform sürecinden çıkan, AB perspektifini gölgeleyen politikası ile başladığını düşünüyoruz. Yine bu kapsamda, AKP’nin şüphesiz çözülmesi gereken "başörtüsü" sorununu "Sivil Anayasa" kapsamında ve geniş bir reform sürecinde çözmek yerine, tek sorun olarak ve "iflah olmaz" dediği, reformu mümkün olmayan 12 Eylül Anayasası kapsamında çözülmeye çalışılması, politik krizi derinleştirmiş, AKP ne yapmak istiyor sorusunu öne çıkarmıştır.
Her neyse, biz gelelim yazımızın giriş sorusuna. Ne yapmalı? AKP zaman kaybetmeden, Türkiye ye ekonomik ve politik bir gelecek vaat eden, bu yüzden AKP’nin seçmen tabanını da aşan bir kitle tarafından desteklenen reform ve AB sürecine dönmesi en isabetli politik girişim olur. Türkiye her yıl iş piyasasına iki milyon insanın girdiği genç bir topluma sahip bulunmakta ve istihdam yaratmak zorunda dır. AB süreci bu açıdan milyonlarca insanın ekonomik geleceği için hayati bir konudur. Bu süreç İspanya da başarı oldu ise Türkiye de başarı olmaması için hiç bir gerekçe yoktur. AB süreci Türkiye de sol, liberal kesimler tarafından olduğu gibi sendikalar tarafından da desteklenmektedir, demokrasinin derinleşmesi ve sosyal hakların kazanılması umulduğu için. Bu tarihi politik koalisyon Türkiye’ye çağ atlatabilir. Umarız AKP bu gerçeği hala görüyor ve kısır iktidar mücadelesi girdabına kapanmak istemiyordur.
Avrupa’da yakından izlenen, son krizde pek önemli olmasa da, Türkiye'nin önemli sorunlarından birini oluşturan "Kürt sorununa" kısaca bir göz atalım. Bu sorun sadece Türkiye’ye özgü bir sorun olmadığı gibi, pek kolay, sadece demokratik reformlar la çözülebilecek bir sorun değildir, İspanya veya Kuzey İrlanda da izleyebildiğimiz gibi. Politik olarak AKP "Kürtlerin" ezici bir çoğunluğu tarafından desteklemekte olduğu tek partidir. AKP’nin bu seçmenlerinin ekonomik, sosyal, kültürel ve demokratik beklentilerine kayıtsız kalmaması gerekmekte, bölge insanının haklı isteklerine cevap veren politikalar geliştirmek zorundadır. Bu tür bir politika terör sorununu ve Kürt milliyetçiliğini, başka bir deyimle "Kürt sorununu" belki tümüyle çözmezse de, bu sorunu yıkıcı bir süreç olmaktan çıkarır ve Türkiye’yi AB ile müzakerelerde rahatlatır. Zira bundan önce bazı hükümetler gibi AKP de söylemde sorunun bilincinde olduğunu his ettiriyor olsa da, henüz bu konuda elle tutulur bir politika geliştirmemiştir.
Türkiye de haklı olarak AB’nin son krizde sorumluluğu yok mu sorusu da tartışılıyor. Özellikle Sarkozy ve Merkel gibi politikacıların Türkiye'nin AB üyeliğini tartışılır hale getirmesi, bu yüzden Türkiye de insanların AB sürecine inançlarını yitirmesi şüphesiz önemli bir etkendir. Fakat bu konuda Türkiye’nin AB sürecinde kararlı ve soğuk kanlı olmaktan başka çıkar yolu yoktur. Bu kapsamda iki gerçeğin altını çizmek iyi olur diye düşünüyoruz. Birinci gerçek, Türkiye ile üyelik müzakereleri bu tür politikacılara rağmen yavaşta olsa sürmektedir ve müzakerelerin arkasındaki destek sanıldığından daha güçlüdür. Türkiye bu gerçeği görmeli ve öne çıkarmalıdır. İkinci gerçek ise, Merkel ve Sarkozy gibi politikacıların "Türkiye politikaları" Türkiye ile ilgili değil, iç politik kaynaklıdır. Seçmen kitlelerinde his edilen xenephob "Türkiye", "İslam" korkusunu tatmin etmek için bugün gündem de olmayan Türkiye'nin üyeliğini her fırsatta öne çıkaran bu politikacılar karar vermeyecektir sonuç olarak. Türkiye müzakere sürecini ekonomik kalkınma için başarılı bir şekilde sürdürür, ekonomik kalkınmayı gerçekleştirir, göç veren değil, göç alan bir ülke konumuna gelirse, Türkiye Almanya ve Fransa gibi ülkelerde iç politik malzeme olmaktan çıkar. AB ülkelerinde kimseye Türkiye’nin Avrupa için politik ve stratejik önemini anlatmaya gerek yoktur sanıyoruz.
Sonuç olarak AKP ve Erdoğan’ın sağduyunun gereği reform sürecine dönmekten başka alternatifleri yoktur. Türkiye için kapalı, içine dönük bir politika çağı bitmiştir. Türkiye her bakımdan dünya ya açık, ekonomik refahını insan emeği ile oluşturan bir ülkedir. Eğitimin ağırlık kazandığı, üretken, rekabetin modernleşmenin motoru olduğu, demokratik hür bir Türkiye ancak refah kaynağı olabilir. Bu yüzden Türkiye ekonomik ve politik istikrarı ancak demokratik reformlar ve AB süreci ile yakalayabilir.
Kaynak: Taraf Gazetesi, 13 Eylül 2008










